“sıradışı”

Mayıs 27, 2011 1 yorum

Her şey sıradan bir günde başlamıştı. O gün de diğerlerinden farklı değildi, her zamanki gibi, normal ve basit bir gündü. Sabah uyanırken pek de kötü uyanmamıştı diğer günlerden. Uzun zamandır süregelen bu -öylesine iyi- hali onu artık yoruyor olsa da üzerinde çok fazla düşünmemeye çalışıyordu. Üzerinde düşündükçe şımaran ve sürekli mızıldanan bir çocuk halini almasından korkuyordu çünkü bu -öylesine iyi- halinin.

Yatağından ağır hareketlerle kalktı, banyonun yerini yine her zamanki gibi ezberden buldu, ışığı yakacak olan anahtarı çevirdi çok büyük bir iş yapıyormuşçasına. Aynanın karşısında her sabah yapılan o gündelik işlerini tamamladı ne varsa. Hiç acelesiz bir şekilde yeni başlayan güne hazırlandı. Zaten çok da özenmesini gerektirecek bir gün değildi onun için. Evden çıkmadan son bir kez aynaya baktığında hala bu sabahı diğer sabahlardan ayıran bir sıradışılık farketmemişti. Bu sabah bu-gün-e ait bir sabahtı ve her şey bu günle başlamıştı oysa.

Gün boyunca diğer monoton günlerinde ne yapıyorsa onu yaptı. Rahat bir hayat yaşamak için paraya ihtiyacı olduğu ve paraya ihtiyacı olduğu için çalışmak zorunda olduğu ve çalıştığı için aslında hayatını yaşayamadığı yere gitti haftanın diğer günlerinde yaptığı gibi. Erken kalktığı için, erken ulaştığı bu mekanda günün en erken öğününü tamamladı ve yapmayı en iyi bildiğini sandığı şeyi yapmak için, ilk oturduğunda ona sunduğu manzaradan çok etkilendiği ama artık onun için sıradan bir masa haline gelen masasına oturdu.

Normal ve basit günlerde çalışması gerektiği gibi çalışmalıyken bir süredir bitirmek zorunda olduğu halde bir türlü bitiremediği ve bunun adına da bağlılık dediği, ama aslında tamamıyla derin bir saçmalama olan, geçmişinden gelen o insanla arasındaki bağı kopar(ma)ma mücadelesi yüzünden bir türlü çalışamadığından, yine kendini suçlu hissetti ve bu konuda son bir adım atması gerektiğini düşünerek, o insana bir mektup daha yazmaya karar verdi. O günden önceki günlerde çektiği acıları biraz daha anlatırsa, kendisini daha iyi açıklayacağını düşünüyordu ve bu ona o anda oldukça da iyi bir fikir gibi görünmüştü.

Anlamsız ve de derin bir saçmalama olduğunu pek yakında farkedeceğini biz görüyor olsak da o bunu henüz görmemekte kararlıydı ve bu yüzden (yine aslında hep olduğu gibi) yazmayı tamamladıktan sonra kendini oldukça hafiflemiş hissetti. Artık gerçekten belki biraz çalışabilirdi ve sabaha göre kendisini -öylesine iyi-den biraz daha iyi hissederek çalışmaya başladı.

Gün içinde çalışmaktan sıkıldığını kabullendiği küçük zamanlarda, tanıdığı ve tanımadığı insanlarla, yapmak zorunda olmadığı halde yapmak zorundaymış gibi hissettiği için, sevdiği ve sevmediği sohbetler yaptı. Zamanı geldiğinde, gelecekte ne çok büyük işler başaracağını kendisiyle beraber bir sürü insana daha söylemesi için (ki aslında böyle şeylerin ona söylenmesinden hiç hoşlanmazdı) ondan daha az sıradan ama daha fazla bilge -belki de- yaşamış insanların çağrısına gitmek üzere yola koyuldu. Yol önemsizdi. Ya da o öyle sanıyordu. Bingo! İşte her şeyin başladığı o günün küçük, kısa ama oldukça önemli ilk karşılaşmasını o yolda yaşadı. Aslında önce ona seslenildiğini anlamamıştı ve sonra ona seslenildiğini farkettiğinde artık çok geçti. Gerçekten çok kısa bir andı ve o nasıl gideceğini bilmediği ama henüz öğrenmek için herhangi bir çaba da sarfetmediği bir yere ulaşmak için gerekli olan bir soruyu tamamen gereksiz bir anda sormuş ve sorunun cevabını hiç beklemediği o kısa anda alınca, utanmış ve utancını saklayabilmek için hiç utanmadan çok konuşmaya başlamıştı. O yerin bugünü diğerlerinden ayıracak o sıradışı anı yaşayacağı yer olduğunu biliyor olsa utancından yerin dibine girerdi herhalde.

Fakat yol önemsiz olduğu kadar kısaydı da ve o kısa yolda onun da bu yaşadığı kısa anı unutması yine çok kısa sürdü. Sonrasında geçen zaman boyunca saatler artık o günü en önemli ve en sıradışı gün yapan o ana doğru doludizgin koşturmaya başlamıştı ve o bu koşuşturmayı hiç farketmeden, gitmek istemediği halde, yine daha önce bahsettiğimiz, gerçekte anlamsız ve derin bir saçmalama olan mücadelesini biraz olsun unutmak istediğinden (ki bunu takdirle karşılamamak haksızlık olacaktır) gitmesi gerektiğini düşündüğü bir davete hazırlanmak için evine doğru yola çıktı. Pek tabii bu davetin o malum yerde gerçekleşeceğini belirtmek çok da şaşırtıcı olmayacaktır.

Eve ulaştıktan ve günün tüm gri ve belirsiz bulutlarını kapının dışında bıraktıktan sonra, hava kararınca yaptığı gibi gün boyunca üzerine giydiği o önemli kişi elbisesini çıkarıp, yaşadığı küçücük zaman diliminde bir kaç dakika yine kendisi oluverdi. Bu elbiseyi taşımak zaman zaman ona çok ağır geliyordu ama böyle zamanlarda aklından bu cüretkar düşünceleri hemen uzaklaştırıyordu. Bu elbiseyi hep takdirle(!) söz edilen kişilik özellikleriyle donatıp yaşamı boyunca taşımaya karar vermişti ve bu kararı bir söz olarak mühürlemişti. Kendisini bekleyen o sıradışı ana yaklaşmış olduğunu ve aslında o elbiseyi belki de son kez giydiğini bilmesini beklemek sanıyoruz gereksiz bir heyecan olur. O bu anı henüz yaşamış değil çok açık görüldüğü üzere.

Kendine hazırlanmak için tanıdığı süre içerisinde aklına hiçbir cüretkar düşünce getirmemeye çalışarak hazırlıklarını tamamladı. Bir kaç -yarım- saat süren hazırlıklar sonunda, bütün bu hazırlıkları tamamlamış olmak ona yaşamında ancak böyle sıradan olmayan günlerde hissettiği “olması gereken insanı” geri vermişti ama o bunun aynada aksini gördüğü ve de oldukça beğendiği görüntüsünün etkisiyle olduğunu düşünüyordu yine. Bu şekilde kendine güvenmesinin bugünü diğerlerinden ayıracak olan anı yaratacağının bilincinde olsaydı belki bir parça, çok çok az da olsa bütün bu sıradışılığı hakedip haketmediğinin endişeli gölgesi olurdu gözlerinde. Fakat o bugünü diğerlerinden ayıran ana doğru yaklaşırken, henüz herhangi bir bilinç kazanmadığı için, tamamıyla korkusuz ve olması gerektiği gibiydi.

Yaşanacakların farkında olmadan, günün kalan yarısını tamamlamak için evinden bir kez daha çıktı. Gece karanlıktı. Gece soğuktu. Ama o kendisini korkusuz ve olması gerektiği gibi hissediyordu ve bu karanlık ve soğuk ona her zamanki karanlıklardan ve soğuklardan başka bir şey gibi görünmüyordu. İlerleyen saatlerde gideceği, gitmesi gerektiğini düşündüğü davetten önce, sevdiğinden emin olduğu insanlarla buluştu ve henüz sıradan olan gününün sonlarına yaklaşırken, onlarla beraber geçirmiş olduğu geçmiş bir mevsimin güzelliğini renkli sohbetler eşliğinde hatırlayarak kutladı. Sonrasında değişen mevsimleri kutlamak için verilen, gitmesi gerektiğini düşündüğü davette başka sevdiği insanlarla bir araya gelmek üzere onlardan ayrılacaktı ve zamanı gelip de onlardan da ayrıldığında artık korkusuz ve olması gerektiği gibi olmasının yanısıra sıradışı da olacaktı. Bu davet ona, tüm o yaşadığı günlerden herhangi biri gibi görünen bu-gün-ünü hediye edecekti ama evet o hala bunu bilmiyordu. O sadece bugününün az sonra içinden geçeceği büyük kapıya kadar uzanan zaman dilimini tamamlayarak, ulaşması gereken yere ulaşmıştı ve bundan sonrasında olacakları o anda o dahil kimse bilemezdi zaten. Oysa o büyük kapıdan girerken hissettiği heyecana benzer bir heyecanı daha sonra her hissettiğinde, o kapıyı düşünecek ve kapı ona bu sıradışılığı hatırlatacaktı. Ve her hatırladığında, normal ve basit bir günü olağanüstü bir başlangıca dönüştüren o ana bir kez daha minnettar olacaktı.

Büyük kapıdan girdikten sonrasıyla o sıradışı anı yaşadığı karşılaşma arasındaki zamanda olanları anlatmayacağız. Hatta evet çok üzgünüz ama o sıradışı andan sonra yaşananları da anlatmayacağız. Buraya kadar anlatılanlar da her şeyin sıradan bir günde başlamış olduğunu daha iyi açıklayabilmek içindi. O gün de diğerlerinden farklı değildi işte, ve her zamanki gibi, normal ve basit bir gündü sadece. Sabah uyanırken pek de kötü uyanmamıştı diğer günlerden. Rahat bir hayat yaşamak için paraya ihtiyacı olduğu ve paraya ihtiyacı olduğu için çalışmak zorunda olduğu ve çalıştığı için aslında hayatını yaşayamadığı yere gitmişti haftanın diğer günlerinde yaptığı gibi. Yapmayı en iyi bildiğini sandığı şeyi yapmış, ve bunu yaparken sıkıldığını kabullendiği küçük zamanlarda, tanıdığı ve tanımadığı insanlarla, böyle bir zorunluluğu olmadığı halde zorundaymış gibi hissettiği için, sevdiği ve sevmediği sohbetlere katılmıştı. Günü tamamlayıp evine ulaşmış, hazırlıklar yapmış, sıradan gününün sonuna an ve an yaklaşmış ve nihayetinde buraya, o karşılaşmanın yaşandığı yer olduğunu asla bilemeyeceği bu yere varmıştı. Her şeyin başladığı o günün küçük, kısa ama oldukça önemli ikinci karşılaşmasını da yine bu yerde yaşamıştı. Aslında bu karşılaşmanın o sıradışı anın ta kendisi olduğunu farketmeden. Bu şekilde hissetmesi elbette ki doğaldı çünkü hiç bunun olacağını sanmıyordu, bunun olacağını tahmin bile edemezdi. Bu yüzden şaşırmıştı önce, ama çabucak kendini toparlayarak, bu karşılaşmada yapılması gerekeni yaparak yoluna devam etmişti. O kadar çabuk toparlamıştı ki daha sonraları o karşılaşmayı anımsadığında bu çabukluğuna kendisi de hayret edecekti.

O anı anlatmak gerekirse, o an öylesine bir karşılaşmaydı sadece. Öylesine sıradan, ama oldukça olağanüstü şeyler yaratacak bir karşılaşma. Hiç de beklemediği bir anda, tesadüfî bir şekilde, herhangi bir köşeyi döndükten hemen sonra karşısına çıkmıştı. Meraksız ama sorarak, sıcak ama ürperterek, neşeli ama hüzünlendirerek, apaçık ama gizemli durarak belirmişti karşısında. Her şeyin en önce olduğu gibi en saf haliyle… Rollerin olmadığı, rollere soyunulmadığı, oyunsuz, hilesiz, tuzaksız bir şekilde, unuttuğu bir biçimde… Ve böyle sıradan bir günde, böyle sıradan bir yerde, böyle sıradan bir anda, böyle sıradan bir şekilde bir karşılaşmayı hesaplamıyordu. Bu hesaplanabilen bir karşılaşma olamazdı da. Pek tabii o bahsedilen ve elbette ki doğal olan şaşkınlığı tam bu noktada yaşamıştı fakat bu şaşkınlık tamamen önemsizdi. Çünkü o saniyelerden bile azıcık süren kısacık mini minnacık şaşkınlıktan hemen sonra, farkına varmıştı.

O, az önce dünyanın en güzel gülümseyişini selamlamıştı, hayatı bundan böyle “sıradışı” olacaktı.

Kategoriler:yazın Etiketler:

Sandık

Mayıs 26, 2011 5 yorum

Odanın karanlık köşesine baktı uzun uzun. Orada karanlığın içinde duran, mavi-yeşil sandığa. Aslında ne sandığı görebiliyordu, ne de renginin mavi-yeşil olduğunu seçebiliyordu. Orada olduğunu biliyordu sadece. Sıkıntıyla kıpırdandı yerinde, saat epeyce ilerlemiş olmalıydı, sokağın gürültüsü duyulmuyordu ne zamandır. Yatmalı diye düşündü, yatıp uyumalı, yoksa yarın da kaçacak bugün gibi. Sonra gülümsedi kendi kendine. Kaçıracak bir yarın da yoktu ya, dilediğini yapabilirdi, yarın ve yarından sonra, ve ondan sonra, hepsi bütünü derin bir yalnızlık içinde geçecekti nasılsa. Hem uykusu da yoktu. Çok uzun zamandır uykuyla pek iyi değildi arası. Ama bu defa uykusu olmadığı halde, uyumak zorunda olduğunu hissettiği için kendini zorladığı gecelerden biri değildi. Ne erkenden yatmasına, ne de erkenden kalkmasına gerek yoktu. Ayrıca uyuması gerekirse bu odada da uyuyabilirdi, üzerinde kaç saattir oturduğunu anımsamadığı bu koltukta, bu karanlığın içinde, öylece kıvrılıp uykuya dalabilirdi.

Çok da büyük sayılmayan ama boyutundan da beklenmeyecek derecede ferah, dikdörtgen şeklindeki bir odanın pencere kenarında duran, rengi hafifçe solmuş bu koltukta…

Sol yanındaki masada eski bilgisayarının ve bir filin kucağından çıkan ampülle ona hep tuhaf gelen eski başucu lambasının, masanın üzerindeki raflarda gelişigüzel yerleştirdiği CD’lerinin, masayı az biraz geçince duvar boyunca sıralanmış kitaplıkların bulunduğu bu kırmızı koltukta…

Sağ tarafındaki yığınlar halindeki dergi ve gazetelerin arkasında, çeşitli boylarda sıralanmış tuallerine adeta bir destek vazifesi gören sehpasıyla ve içinde hiç balık olmayan rengi belli belirsiz yeşillenmiş suyuyla boş akvaryumunun görülebildiği, geniş arkalıklı bu koltukta…

Odanın en uzak köşesindeki mavi-yeşil sandığa tam karşıdan bakabildiği, rengi hafiçe solmuş, geniş arkalıklı, bu kırmızı koltukta, öylece kıvrılıp uykuya dalabilirdi. Ama O sadece oturmuş düşünüyordu. Karanlığın içinde, eşyaların sessizliğinde, saatlerdir oturuyordu. Tamamını elleriyle yerleştirdiği bu odada, tek tek açtığı kutuları sayıyordu içinden. Derliyor, topluyor, istifliyor, sıraya koyuyor, grupluyordu herşeyi yeniden.

Bir an oturduğu koltuktan kalkıp sandığa doğru gitmek ve sandığı açıp içindekilere bakmak istedi. Ama bunu yapmak yerine kalkıp masanın üzerindeki lambayı yaktı. Karanlığa oldukça alışmış gözleri acıdı, o kadar fazla acıdı ki, tekrar kapatarak gerisin geri koltuğa oturdu. Sandığın içindekileri ezbere biliyordu kuşkusuz. Zaten ne olduğundan çok, nasıl olduklarını merak ediyordu O. Bıraktığı gibi duruyorlar mıydı? Biraz sararmış, biraz eskimiş, biraz yıpranmışlar mıydı yoksa? Açıp da baktığında acaba eskisi gibi, onları sandığa ilk yerleştirdiği gibi hissedecek miydi? Ya da orada olduğu tamamen unutulmuş şeyler mi olacaktı göreceği? Hatırladıklarına sevinecek miydi? Hatırlayamadıkları onu üzecek miydi? Üzüleceği şeyleri neden saklardı bir insan? Üzecekse neden biriktirilirdi anılar?

“Bazıları eşya biriktirir, sen ise insan biriktiriyorsun” demişti bir defasında ona çok sevdiği dostlarından birisi. “Bırak kalsınlar oldukları yerde, sen artık biriktirme.” Biliyordu. Atamadığı bütün o eski mektupları, doğum günü kartlarını, düğün davetiyelerini, gidilmiş tüm sinema, konser ve tiyatro biletlerini, uzak ülkelerden alınmış ya da getirilmiş kartpostalları ve aslında hiçbir işe yaramayan ama vazgeçemediği hediyelik eşyalarını, kibrit kutularını, güzel peçeteleri, kitap ayraçlarını, anahtarlıkları, ucu açılmamış kalemleri, kurumuş çiçekleri, renkli kurdeleleri, beraber çekilmiş tüm fotoğrafları, yazılmış tüm yazıları, okunmuş bütün şiirleri, boyanmış resimleri, herşeyi biriktiriyordu. Bir tanesini çıkarıp atsa sandığından, bir kişi çıkıp gitse hayatından eksilecekmiş sanıyordu. Oysa biriktikçe anılar canı daha çok yanıyor, biriktikçe anılar, güzel olanlar hatırlanmıyordu. Biriktikçe anılar, belki de unutuluyordu.

Odanın karanlık köşesine baktı uzun uzun. Orada karanlığın içinde duran, mavi-yeşil sandığa. Sonra oturduğu koltuktan kalkıp, masanın üzerindeki lambayı yaktı, ardından sandığa doğru gidip, usulca kapağını açtı.

Kategoriler:yazın Etiketler:

2 Yabancı

Mayıs 24, 2011 Yorum bırakın

“Başka biriyle berabermiş” dedi yavaşca. Sesinde öylesine derin bir acı. Belli ki bunca senenin ardından bitmesi kadar, sevdiği adamın biter bitmez başkasıyla olması acıtmıştı onu. Alı al moru mor bir geceydi. Yaz akşamlarının o nemli sıcağı ele geçirmişti bizi. Gökyüzü tekinsiz bir siyahlıkta, çok uzaklardan göz kırpan yıldızlar dışında yapış yapış bir karanlık. Şehrin canhiraş ışıltılarında kaybolmuş gökyüzünün sessiz konukları.

Söyleyecek bir şey yoktu. Bunca sene sonra ne denebilirdi ki zaten. Kendini üzmemesi, her sonun bir başlangıcı olduğu, zamanın tüm yaraları sardığına dair beylik lafları sıraladım ona ardı ardına. Deniz kenarında yıpranmış bir bankta yan yana oturuyorduk saatlerdir. Uzun zamandır birbirini görmemiş iki eski dost. Henüz gençken, hayatlarımızın baş döndürücü bir hızla değiştiği o deli dolu zamanlarda, birbirimizin elinden tutardık diğerimiz düşmesin diye. Şimdi yine elini tutuyorum sımsıkı…

Görmesem de biliyorum. Siyah gözlerine ağır bir sis gibi çöreklenmiştir hüzün. Sevdiği adam gitmiş. En çok da o istemiş gitmesini. Geride kalan o yoğun öksüzlük hissiyle başa çıkmaya çalışıyor. Bunca senenin telaşlı sevinçleri, alışkanlık haline gelmiş sevgileri şimdi ayrılığın o acı tadını bırakmış diline. Konuştukça kanıyor.

İki yabancı olmuşlar çok uzun zamandır. Aynı evin içinde… Oysa çok özlemiş onu. Hep beklemiş. “İnsan hiç bir yabancıyı özler mi?” diye soruyor. Gerçekten, anlaşılamaz bir şekilde, bu denli tarifsiz bir biçimde özlemiş olması neden? Çocukca bir hevesle hayatlarına girip alt üst ettiğimiz ve şımarıkca öylece kırıp döktüğümüz kalpler… Hiç mücadele etmeden biten ilişkiler… Kaybedilmiş, kenarda köşede kalmış buruk özlemler…

Bir insan bir diğerini ne zaman sever sahiden? Ve ne zaman iki yabancı olunur yeniden?

Gece yapış yapış. Elimi tutan eli titriyor hafiften. Sessiz hıçkırıklara gömülmüş. Daha bir sıkı tutuyorum elini. “Korkma” diyorum usulca. Gökyüzünde bir yıldız kayıyor…

Kategoriler:yazın Etiketler:

Hayal Bozan

Nisan 12, 2011 Yorum bırakın

Denizden esen rüzgarla irkildi birden. Elindeki kitabın sayfaları, müdahale etmesine fırsat kalmadan ters yüz oluvermişti. Bir yandan kitabın sayfalarını bir yandan masanın üzerinden uçuşan notlarını toparlamaya çalışırken farketti güneşin batmakta olduğunu. Akşamüzerlerini tatlı bir serinliğe çeviren bu günbatımı esintilerini oldum olası hep sevmişti. İnsanı dalmış olduğu rehavetten uyandırır, küçük bir fiske gibi vururken yüzüne, yeni doğacak gecenin ihtişamına hazırlardı.

Ardı ardına içtiği beklemiş çaylardan bulanan midesini yokladı. Atıştırması gerekiyordu ama hep böyle içine çöreklenenen umutsuzluk anlarında olduğu gibi iştahını yine kaybetmişti. Son bir yıldır ortaya çıkmıştı bu iştah kaybetme hali onda. Yaşlanmanın belirtilerinden diye düşündü. Gözlerin kenarındaki kırışıklardan çok iştahını umuduyla beraber kaybettiğinde anlıyor insan yaşlandığını herhalde.

Biraz daha beklemeye karar verdi. “Beklemek”. Bu kelime onda nedense hep huysuz ve sinirli bir çocuğa dönüşüyordu. Beklemeyi sevmiyordu. İçi içine sığmıyorken, dünyaya boş ve umursamaz gözlerle bakmaya çalışmak sessiz çığlıklar atmasına sebep oluyordu. Hemen, şimdi, istediği o anda olmasını istiyordu her şeyin. Trafikte ya da yemekhane sırasında, otobüs durağında ya da sinema gişesinde, bir konser kuyruğunda ya da bir doktorun bekleme odasında, hiç bir koşulda, tahammül edemediği bir eylemdi beklemek. Ama bu sefer beklemeyi kendisi seçmişti. Ve hayatı boyunca beklemekten nefret etmiş iç sesi, hiç gelmeyecek birini, gelebilme ihtimali yüzünden tam bir saattir sabırla bekliyordu.

Masaların arasında dolaşıp boşları toplayan genç çocuğu bir kez daha çağırıp bu sefer bir elma çayı istedi. Ağzının içi o kadar acımıştı ki, şekerli bir şeyler içmezse bir daha konuşamayacakmış gibi hissediyordu. Sakinleşip düşünmeye çalıştı. Geleceğini söylememişti. Aslında sakın beni bekleme anlamına gelecek o kelimelere bakılacak olursa gelmeyeceğini söylemeye çalışmış olması daha bile akla yakındı. Ama O, bir kere hayal etmek istemişti. Hiç gelmeyecek birinin gelmesini umut etmenin ne demek olduğunu, beklemenin o karmaşık ruh halini, her dakika gitme kararı alıp da, ya hemen arkamdan gelir ve de beni bulamazsanın endişesini, o pişmanlık yaratan zaman uyuşmazlığının öncesini hissetmek istemişti.

Kendi kendine uyguladığı bu “sabır” konulu dersin ardından sıkıntıyla kıpırdandı yerinde. Biraz daha okursa, bekleyişinin sinir bozucu sessizliğinden belki çıkabilir, dakikaları da saymazdı herhalde. Fakat bir kaç sayfa okuduktan sonra yine eski haline geri döndü. Okuduğu kitaba, hasır taburelere ilk oturduğu andan itibaren kendini verememişti aslında. Onun gibi hayatta her şeye sahip görünen ama aslında hiç bir şeyi olmadığını düşünen yazarın cümlelerinde kendini buldukça, bu bir işaret olmalı, kalk git hemen şimdi diye kendi kendini ikna etmeye çalışsa da, ayakları bir türlü kıpırdamıyor, kitaba sımsıkı sarılmış elleri, çantasına uzanıp da içilmiş çayların parasını ödemeye yanaşmıyordu. Büyük bir inatla, deli bir umutla O’nun geleceğine inanıyordu. Saçmalık diye söylendi ve kitabı biraz da öfkeyle çantasına tıkmadan önce masanın üzerindeki eşyalarını toplamaya başladı.

Çalan telefonla irkildiğinde yerinden kalmak üzereydi. Çantanın içindeki telefona uzanırken eli, gözlerini kapatmıştı farkına varmadan. El yordamıyla bulduğu telefonun açma tuşuna basmasıyla alo demesi arasında geçen o kısacık zamanda, yüzünden bir gülümseme geçti. “Geldim, neredesin?” diyen sesi tanıyordu.

Kategoriler:yazın Etiketler:

Hediye Vosvos

Nisan 6, 2011 15 yorum

Hiç sualtında yaşayan Vosvos olabilir mi?

Peki bir Yunus’un en büyük hayali bir Vosvos’la tanışmak olabilir mi?


Yeni bir yıl, yeni bir proje, yeni bir hikaye…

Hummalı bir çalışma başladı.

Nurturia’nın bana hediye ettiği bir başka güzel insan ile…

Yollara düşen kelimelerim bu sefer kendi izini süren delinin peşine takıldılar.

Ve uzaklardaki o büyülü renklerin dünyasına düştüler.

Bir resim…

Bir hikaye…

Bir kitap…

Gerçekleşen ortak bir düş…

Hediye Vosvos” yola çıktı… Kimbilir belki sizin evden de geçer 🙂

Kategoriler:içimden, masal Etiketler:,

“Bir Kar Masalı” Dünya Gazetesi’nde!

Nisan 6, 2011 Yorum bırakın

Bir Kar Masalı” Nurturia ile birlikte Dünya Gazetesi’nde!

Haberin tam metni için buraya bir tık :)

Dünya Gazetesi’ne ve Jülide Hanım’a tekrar teşekkürler 🙂

Kategoriler:masal Etiketler:,

Kırmızı

Ocak 31, 2011 Yorum bırakın

Kırmızı…
Sonrası karanlık.
Bak anlamaz kimse, kimse bilmez.
Bir tek şimdi zaten…
Ve
ortasından yarılır zaman…

Tutamam ben… Tutsam da durmaz…

Kırmızı,
Kıpkırmızı…
Başladığı yerden bugüne,
Sayabilir misin hepsini?
Bıraksan akacak içim…
Ah… Bırakma!
Bırakırsam ölürüm ben…

Ağzımın içinde,
cam kırıkları,
dinliyorum şimdi kendimi.

Bunca zaman sonra,
biterken
her şey yeniden…

Kırmızı…
İki kadeh,
biri senin,
öbürü benim…

 

* Fotoğraflayan Gülçin


Kategoriler:yazın Etiketler: