Başlangıç > yazın > Sandık

Sandık

Odanın karanlık köşesine baktı uzun uzun. Orada karanlığın içinde duran, mavi-yeşil sandığa. Aslında ne sandığı görebiliyordu, ne de renginin mavi-yeşil olduğunu seçebiliyordu. Orada olduğunu biliyordu sadece. Sıkıntıyla kıpırdandı yerinde, saat epeyce ilerlemiş olmalıydı, sokağın gürültüsü duyulmuyordu ne zamandır. Yatmalı diye düşündü, yatıp uyumalı, yoksa yarın da kaçacak bugün gibi. Sonra gülümsedi kendi kendine. Kaçıracak bir yarın da yoktu ya, dilediğini yapabilirdi, yarın ve yarından sonra, ve ondan sonra, hepsi bütünü derin bir yalnızlık içinde geçecekti nasılsa. Hem uykusu da yoktu. Çok uzun zamandır uykuyla pek iyi değildi arası. Ama bu defa uykusu olmadığı halde, uyumak zorunda olduğunu hissettiği için kendini zorladığı gecelerden biri değildi. Ne erkenden yatmasına, ne de erkenden kalkmasına gerek yoktu. Ayrıca uyuması gerekirse bu odada da uyuyabilirdi, üzerinde kaç saattir oturduğunu anımsamadığı bu koltukta, bu karanlığın içinde, öylece kıvrılıp uykuya dalabilirdi.

Çok da büyük sayılmayan ama boyutundan da beklenmeyecek derecede ferah, dikdörtgen şeklindeki bir odanın pencere kenarında duran, rengi hafifçe solmuş bu koltukta…

Sol yanındaki masada eski bilgisayarının ve bir filin kucağından çıkan ampülle ona hep tuhaf gelen eski başucu lambasının, masanın üzerindeki raflarda gelişigüzel yerleştirdiği CD’lerinin, masayı az biraz geçince duvar boyunca sıralanmış kitaplıkların bulunduğu bu kırmızı koltukta…

Sağ tarafındaki yığınlar halindeki dergi ve gazetelerin arkasında, çeşitli boylarda sıralanmış tuallerine adeta bir destek vazifesi gören sehpasıyla ve içinde hiç balık olmayan rengi belli belirsiz yeşillenmiş suyuyla boş akvaryumunun görülebildiği, geniş arkalıklı bu koltukta…

Odanın en uzak köşesindeki mavi-yeşil sandığa tam karşıdan bakabildiği, rengi hafiçe solmuş, geniş arkalıklı, bu kırmızı koltukta, öylece kıvrılıp uykuya dalabilirdi. Ama O sadece oturmuş düşünüyordu. Karanlığın içinde, eşyaların sessizliğinde, saatlerdir oturuyordu. Tamamını elleriyle yerleştirdiği bu odada, tek tek açtığı kutuları sayıyordu içinden. Derliyor, topluyor, istifliyor, sıraya koyuyor, grupluyordu herşeyi yeniden.

Bir an oturduğu koltuktan kalkıp sandığa doğru gitmek ve sandığı açıp içindekilere bakmak istedi. Ama bunu yapmak yerine kalkıp masanın üzerindeki lambayı yaktı. Karanlığa oldukça alışmış gözleri acıdı, o kadar fazla acıdı ki, tekrar kapatarak gerisin geri koltuğa oturdu. Sandığın içindekileri ezbere biliyordu kuşkusuz. Zaten ne olduğundan çok, nasıl olduklarını merak ediyordu O. Bıraktığı gibi duruyorlar mıydı? Biraz sararmış, biraz eskimiş, biraz yıpranmışlar mıydı yoksa? Açıp da baktığında acaba eskisi gibi, onları sandığa ilk yerleştirdiği gibi hissedecek miydi? Ya da orada olduğu tamamen unutulmuş şeyler mi olacaktı göreceği? Hatırladıklarına sevinecek miydi? Hatırlayamadıkları onu üzecek miydi? Üzüleceği şeyleri neden saklardı bir insan? Üzecekse neden biriktirilirdi anılar?

“Bazıları eşya biriktirir, sen ise insan biriktiriyorsun” demişti bir defasında ona çok sevdiği dostlarından birisi. “Bırak kalsınlar oldukları yerde, sen artık biriktirme.” Biliyordu. Atamadığı bütün o eski mektupları, doğum günü kartlarını, düğün davetiyelerini, gidilmiş tüm sinema, konser ve tiyatro biletlerini, uzak ülkelerden alınmış ya da getirilmiş kartpostalları ve aslında hiçbir işe yaramayan ama vazgeçemediği hediyelik eşyalarını, kibrit kutularını, güzel peçeteleri, kitap ayraçlarını, anahtarlıkları, ucu açılmamış kalemleri, kurumuş çiçekleri, renkli kurdeleleri, beraber çekilmiş tüm fotoğrafları, yazılmış tüm yazıları, okunmuş bütün şiirleri, boyanmış resimleri, herşeyi biriktiriyordu. Bir tanesini çıkarıp atsa sandığından, bir kişi çıkıp gitse hayatından eksilecekmiş sanıyordu. Oysa biriktikçe anılar canı daha çok yanıyor, biriktikçe anılar, güzel olanlar hatırlanmıyordu. Biriktikçe anılar, belki de unutuluyordu.

Odanın karanlık köşesine baktı uzun uzun. Orada karanlığın içinde duran, mavi-yeşil sandığa. Sonra oturduğu koltuktan kalkıp, masanın üzerindeki lambayı yaktı, ardından sandığa doğru gidip, usulca kapağını açtı.

Reklamlar
Kategoriler:yazın Etiketler:
  1. nil
    Mayıs 26, 2011, 1:14 pm

    Esracığım;ellerine ve hayalgücüne sağlık…

  2. Mayıs 26, 2011, 4:55 pm

    peki sonra sonra ne olmuş?
    hayal edecek birşeyler bırakıyorsun bize:)
    sevgiler

  3. Mayıs 26, 2011, 9:34 pm

    Orada duruyordu işte. Düşündüğü gibi ne sararmıştı, ne de solmuş. İlk günkü gibi capcanlı duruyordu karşısında, geçmişinin izi olan o fotoğraf. Nasıl böyle capcanlı, sararmadan kalabilmişti yıllarca bu sandıkta! Kalbi yine deli gibi çarpmaya başladı, O’nu ilk gördüğü günkü gibi. Oysa yıllar geçmişti üzerinden, o sımsıcak ”merhaba”nın… Sonra düşünmeye başladı; hayatını, geçmişini, yaşananları. Nasıl olmuştu da, yıllar sonra fotoğrafını gördüğünde bile O’nu böyle heyecanlandıran aşk, bu mavi-yeşil sandığa hapsolmuştu. Neydi, onların birini sandığa, diğerini hiç tanımadığı, dilini bile bilmediği bir ülkeye sürgün eden?

  4. Mayıs 27, 2011, 9:49 am

    Nil, canım çok sağol 🙂

    Yelizim, sonrası size kalmış sahiden de, bence atamamıştır yine de 😉

    Ezgi, bir sonu olsaydı, senin güzel satırların bu sonlardan biri olurdu muhakkak. Ama güzelliği hepimizin kendine ait bir son yaratmasında değil mi zaten 😉

  5. Mayıs 27, 2011, 12:38 pm

    Esracım, nasıl da yanlış anlayıp atlamışım hemen 😛

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: